Kolaylık Tesisleri






Oldukça boş geçiyordu Ocak ayı. Yarım yamalak yürüyüşümle kolaylık tesisi diye adlandırılan yere doğru ilerledim. Tek isteğim karşımdakilerin beni ayıplamamasıydı. Ben ayıplanmaktan başka hiç bir şeyden korkmadım bu dünyada. Böyle olunca da, hiç dışarıya çıkamadım haliyle ayıplanmamak için. Ama buraya kadarmış, başka bir yolu yoktu. İsterseniz geriye dönüp hikayenin başını da açıklayabilirim size. Ama istemeyeceğinizi farz ediyorum. Flash-back'lerden haz etmeyen bir nesiliz biz. Yağmur çiselemeye başlamadan kolaylık tesisine girmeyi başardım. Islanmadım bile bir parça olsa da. Bunun büyük bir başarı olduğunu siz de anlardınız tesisin girişinde bekleyenleri görseniz. "Bilakis", dedim içeriye tamamen girince, (Bilakis lafını çok severim, insanların sizi önemli birisi gibi görmesini sağlıyor) "ben bunda kolay bir şey görmüyorum". Benim bu cümlem, tesisteki herkesin işini bırakarak bana bakmasına neden oldu. Şimdi bu sahneyi hayal ederken çoğunuz, onlarca kişinin elinde ne varsa bıraktığını, büyük bir sessizlik içinde kafalarını bana doğru çevirerek; bazılarının saygıyla, ama ekseriyatının (Bu da kullanmayı sevdiğim diğer bir kelime) soran gözlerle baktığını düşünmüşsünüzdür eminim. İnsanları şaşırtmayı ve karanlıkta bırakmayı da seven birisi olduğumdan bu hayalinizi doğrulamak ya da yalanlamak gibi bir girişimde bulunmayacağım. İnsan hayalleriyle yaşar sonuçta, ben de yaşamınızı kısıtlamak istemem gerçekten. Sadece sıkıcı bir cumartesi öğlenden sonrası olduğunu söyleyip devam etmek istiyorum anlatıma. Her şeyin her zaman kolay olacağını düşünerek eğitilmiştim ben. Oysa ki kolaylık tesislerine girince bunun, bu kadar kolay olmayacağını şaşkınlıkla anlamıştım. Bir şeyi şaşkınlıkla anladıysanız daha önce, tesislere girdiğimde benim nasıl bir ruh hali içinde bulunduğumu daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. İşte ben de tam o ruh halindeyim (Özür dilerim daha önceki yaşamlarınızda şaşkınlıkla anlamakla hiç karşılaşmayanlar, size bu durumu açıklamak için yapabileceğim fazla bir şey yok. Belki mürekkep balıklarının fizyolojilerini düşünürseniz bir şeyleri idrak edebilirsiniz). Elif (Tabi o zaman isminin henüz Elif olduğunu bilmiyordum) yüzündeki maskeyi çıkarıp sabırsız gözleriyle bana baktı ve (Açıkçası o ana kadar maske olduğunu da bilmiyordum yüzündekinin) "Dörde kadar geleceğini söylemiştin" dedi. Kesin başka biriyle karıştırmıştı beni. Evden dışarı fazla çıkmadığımdan olsa gerek sıklıkla karıştırılan birisi değilimdir ben. Hatta şu ana kadar kimse karıştırmadı beni başkasıyla. Bu nedenle, ben de özgün bir tipim olduğunu düşünüp avunuyordum hep, o ana kadar yani. Başkasıyla karıştırılan insanlara özendiğim de olmadı değil hani. Bazen ayna karşısında taksi şoförleri gibi "Bana mı didin?" talimi yaptığım da olmuştur elbette. Her seferinde başkasına deseler de aynadakiler, ben karıştırılmanın hazzını, tam manasıyla olmasa da yeterince, yaşamıştım. Heyecanla (heyecanlandığım fark edilmesin diye gözlerimi sıkı sıkı kapamıştım) "Bana mı didin" diye bağırdım Elif'e doğru. Kadınlara bağrılmaması gerektiğinin farkındaydım tabi ki, ama heyecanlıydım işte mazur görün. Bir an bir sessizlik oldu, herkes hala bana bakıyordu. Herkes size bakınca işte ellerinizi koyacağınız yeri bulamıyorsunuz pek. Başta ceplerime sokmayı düşünsem de, çok laubali duracağını fark edip vaz geçmiştim. Şimdi de göğsümde kavuşturmam gerekiyordu belki de. Ama olmuyordu o kadar insan bana bakarken. Ben de ellerimi iki yanda Elif'e doğru sallayıp "Bana mı didin?" diye bağırdım. Evet der gibi şaşkın şaşkın başını salladı Elif (Şimdi düşünüyorum da adını hiç söylememişti, ben nereden biliyordum Elif olduğunu peki?) O öyle yapınca ben de böyle durumlar için her zaman yanımda taşıdığım maskeyi taktım, böyle durumlar için her zaman yanımda taşıdığım kuru sıkı tabancayı cebimden çıkarıp soyguna yardım etme kararı aldım. Elif'in ardından maskeyi çıkaran nur yüzlü ve Karl Marx sakallı adam, ganimet paylaşılacağı için biraz bozulmuştu sanki.     "Ganimet sadece savaşta olmaz mı?" deyip ortamı yumuşatmak istesem de, hiç kimse bir şey anlamadı. Herkesin gözü elimdeki silahtaydı. Tamam, ben de biraz tecrübesizdim ama bunlar tam anlamıyla dünkü çocuklardı. "Dünkü çocuk değilim ben" diye bağırdım, etkili olmuşa benziyordu, herkesin yüzü korku ve soru işareti ile dolmuştu. Karl Marx sakallı adam bile titriyordu. Evet, kesinlikle ayıplanmıyordum burada, saygı gösterilen birisiydim. "Bilakis, yardım etmeyi de çok severim ben ekseriyatla" dedim. Altın vuruşumu da yapmıştım. "Hadi" dedim hepsine, "başladığımız işi bitirelim artık". Sarhoş gibiydim, Maskemin altında insanlara gülümsüyor, olası tebrikleri nasıl kabul edeceğimi düşünüyordum. Tahmin edeceğiniz gibi çok sık tebrik edilen birisi de değilim ben. En son ilkokulu bitirirken, hiç devamsızlığım olmadığı için tebrik etmişlerdi beni. Herhalde bu ayıplanma fobisi de o zaman başlamıştı bende. Hiç bir şey diyememiş, put gibi kalmıştım. Hatta yüzüm şekilden şekile girmişti. En son beni tebrik eden öğretmenin tokadını hatırlıyorum. Şimdi öyle değildi ama. Saygı gören birisiydim ve hak ediyordum bunu. Yıllarca ayna karşısında çalışmam karşılığını vermişti işte. Özgüvenim o kadar yükselmişti ki, korkuyla bana bakan kasiyere "Bana mı didin?" diyip espri bile yaptım. Daha sonra da işin ciddiyetini anlaması için "Doldur hadi " dedim. "Neyi?" diye sordu kasiyer kız. Burasını çalışmamıştım işte. Elif'e baktım soran gözlerle.Kayıtsız kalamadı tabi o da (Benim gözlerim arasında en etkileyici olan soran gözlerimdir. Soran gözlerle baktığım hiç bir kadın bana karşı kayıtsız kalamaz. Bu yüzden, ben de toplum içine çıktığımda, mecbur olmadıkça kullanmamaya çalışırım soran göz kozumu) Karl Marx sakallı adama baktı O da. Karl Marx sakallı adam da aynı benim gibi soran gözlerle (pis taklitçi) bana doğru baktı.  Ya da ben öyle sanmıştım o an. Ellerimi iki yana açıp (başka türlü yapmak uygun gelmemişti o an) onlara doğru sallamaya çalıştığımda, arkamdan güçlü bir el beni sıktı ve tabancamı yere düşürdü. Her şey bir anda oldu, tabanca patladı, ben arkaya döndüm, polis kıyafetli ve nedense siyah ırka mensup kocaman adamın alnındaki deliği gördüm ve babamın bana neden kuru sıkı bir silah bıraktığını yıllarca boşu boşuna merak ettiğimi anladım. Elimdeki silah düşünce Elif ve Karl Marx sakallı adam üstüme atladılar. Ben ortamı yatıştırmak için "Bana mı didin" diye bağırıyordum ama onlar yatışmak nedir bilmiyorlardı nedense. Yine haklı çıkmıştım, hiç kolay olmamıştı burası. Çığlıkların arasında en son hatırladığım nur yüzlü adamın kafama sert bir cisimle vurması. Ambulans sirenleri, polis sirenleri birbirine karıştı, sonrası boşluk. Ama bu bana bir ders oldu. Hayatta hiç bir şey göründüğü kadar kolay olmuyor, bir daha böyle bir tesise gireceğimi sanmıyorum ben de. Acaba Elif gelir mi ziyaretime burada? Sanki o üzerime atladığı sırada bir elektrik oluştu aramızda, soran gözlerime de kayıtsız kalamamıştı zaten. Kesin bir şey hissediyor O da. Neyse çeksin bakalım naza biraz, var nasıl olsa daha vaktimiz.

Yorumlar