Yazamamak-2


"Hala bir şeyler yazabiliyorken yazmalıyım diye düşündü adam. Çok şey vardı aklında. Aktarma özürlüydü belki bir parça biliyordu. Nasıl kafasındaki o kadar şeyi aktarabilirdi ki birilerine? Obruk en basiti. Obruğu nasıl süsleyip püsleyerek ortaya koyabilirdi dalga geçileceğinden emin olmadan? Ya da bir yağmur damlası nasıl onca şey arasında bir önem taşıyabilirdi ki? Ayı düşündü , her gece yaptığı gibi İnsanlara ay hakkında daha ne anlatabilirdi  bilmedikleri? Uzakta olduğunu mu.? Bambaşka olduğuna kim inanırdı herkesin bildiği şeyin?Yeni kelimeleri vardı ürettiği, ama onları söylemeye de cesaret edemiyordu. Alkol çözebilirdi dilini kesinlikle daha önceki gibi. Ya ellerini? Bilmiyordu. Hem nereden biliyordu yeni olduğunu. Türkçeyi anadili olarak kullanan insan topluluğundan birinin bile kalbahenk kelimesini kullanmadığını nereden bilecekti. Korkuyordu yazmaya. Alay edilme, okunmama filan değildi korktuğu. Sadece yazmaktan korkuyordu, söylemek istediklerini söyleyememekten. Ne zaman bir şeyler yazmaya kalksa bambaşka bir şey çıkıyordu karşısına. Bambaşka biri oluyordu belki de bilmediği. Yırttığı 43. kağıttı. Normalde insanlar 10'dan sonra saymayı bırakır diye düşündü. Kendine münhasır olanlar hariç. Denemekten vazgeçebilirdi, ya da sonsuz kadar burada kalabilirdi. Yine başladı. " İki insan düşünün, bir obruğun içinde yaşayan. Yıllarca bu obruğun içinde çeşitli felaketlere maruz kalmış bu iki insan- çığ, sel, heyelan, artık aklınıza ne gelirse. Hepsinin üstesinden gelmişler. Ama tanımamışlar birbirlerini o küçücük obrukta.İkisi de farklı dünyaların, farklı insanları olduklarını sanıyorlarmış orada. Bir yaz gecesi her şey   normal giderken bir küçücük yağmur damlası bu iki insana bir oyun oynamış. İkisi de o gece bambaşka olan aya gözlerini dikmişken - ve aya bakan her insanın yaptığı gibi hayal kurarlarken - tam ortalarına düşen bu yağmur damlası ile irkilmişler. İlk önce damlanın düştüğü yere bakmışlar. Biraz önceki o bambaşka ayın yansıması varmış tam o noktada. Ayın ortasında birbirlerini görünce kafalarını kaldırmışlar ve neden yıllarca kaldırmadıklarını düşünmüşler hemen. Kalbahenk oluşmuş aralarında. Kalpleri uyum içinde atıyormuş, hatta birbirlerinin kalpleri atıyormuş kendi içlerinde.." Yine yırttı kağıdı. Olmuyordu bir türlü. Farklı bir şey yapmalıydı, şu ana kadar hiç denemediği bir şey. Saate baktı, ona gelmişti. Ne yazacağına karar verene kadar 4 saat geçmişti ama hala başladığı yerdeydi. Belki de bırakmalıyım dedi, nasıl olsa kimse ne yazdığını bilmiyordu. O sadece kendini tatmin için yazacaktı herhalde, çünkü ne düşünürse düşünsün gereken cesareti bulabileceğine inanmıyordu. Uff, obruk ne kadar kaba bir kelimeydi. Böyle bir şeyi metinde, hatta kendi yazdığı bir metinde niye kullanacaktı ki. Basit olması gerekiyordu, basit bir insandı normalde bunu başarabilmesi lazımdı.  Öyle içinde; aşk, devrim,  heyecan , işte zorlayacak garip şeyler, mistik şeyler - ne olursa- olmamalıydı, gereksizdi her şey. Sadece istediği bir şeyi yazsa yeterdi belki. Oturdu, tekrar: " Çok istiyorum. Böyle böyle istemeyi öğreneceksin demişti küçükken babam. Öğrendim gerçekten de. Doğru şekilde hissetmeyi öğrenemedim hiçbir zaman. Doğru şekilde davranmayı ya da doğru birisi olmayı da. Sevmeyi öğrenemedim, sevilmedim o yüzden de. Vermeyi öğrenemedim. Sahip olmadım o yüzden de. Doğru şekilde görmeyi de göstermediler bana. Sadece istemeyi biliyorum şu anda. Ve onu çok istiyorum. Her şeyi bırakmaya hazırım onun için.  Herkesle savaşırım onun için. Ne gerekiyorsa yaparım. İstiyorum ama delice." Durdu. İçinden geldiği gibi yazmıştı. Saçma bir şeylerdi ama bir şeylerdi sonuçta. Rahatlamıştı. Rahatlamıştı rahatlamasına da kendisine bile itiraf edemediği bu şeyi, istediği bu şeyi ilerde bunu okuma ihtimali olan insanlara nasıl anlatacaktı. Bu muymuş demez miydi hiçbiri? Sen ne biçim adamsın , nasıl bir insanı okuyoruz biz demezler miydi? Değiştirmeliydi yazdıklarını. İpucu vermemeliydi kimseye. Sosyopat olarak damgalanmak en son isteyeceği şeydi. Hemen yırttı kağıdı tekrar korkarak. Yazma işi, en azından böyle yazma , ona göre bir şey değildi sanki. En iyisi birisine yazmaktı. Herkes içinde aşk olan şeyleri severdi. Sevmeyenler de kınayan gözlerle bakmazdı zaten. Kime diye düşündü, aslında birisine gerek yoktu, hayallerinde bir sevgili üretse yeterdi zaten.  Leyla ile Mecnun'u yazarken Fuzuli, bir Leyla'sı mı varmış sanki diye düşündü. Bilmediği şeyler üstüne yorum yapmayı seviyordu. Yazarlığın en önemli alametinin de bunlar olduğunu düşünüyordu zaten. "Sevgili Milenia, (Kafka, çok etkilemişti  adamı, ama değiştirseydi ya biraz) Sevgili Maia, bu size yazdığım kaçıncı mektup bilmiyorum. sizden ayrı geçen günlerim ıstırapsız geçiyor desem, sadece sizi değil kendimi de kandırmış olurum. Sizi gördüğüm o ilk günün hatırasını kalbimin en gizli hücresinde taşıyorum ve inanınız cehennemde yanarken bile o hücremi koruyacağım. O gün bana bahşettiğiniz gülümseme hafızamın tozlu raflarında altın bir çerçevede asılı. Her anımı o gülümsemeyle geçiriyor, o meleksi yüzünüzün ışığında gün geçtikçe mahvoluyorum. Öyle bir mahvoluş ki en büyük mutluluklar bunun yanında sönmüş bir akkor gibi kalıyorlar. Size bu mektubu sizin hakkında düşündüklerimi, hissettiklerimi, sizin için yaşadığımı bildirmek için yazıyorum. Hislerimin karşılık bulması beni inanamayacağım derecede mesut eder. Lakin diğerleri gibi bu mektubu da size gönderebileceğimi zannetmiyorum. Bu pazar sizi ilk gördüğüm yere gideceğim. Umarım bu kulunuza tekrar görünürsünüz de yaşamımın sonuna kadar bulunacağım o bahtiyar vaziyet kat be kat artar. Her şeyimle şahsınıza amade olan Halil İbrahim" Baktı yazdığına, eski zaman mektuplarını andırıyordu hafiften. Saçma da olsa fazla utanılacak bir yanı yoktu. Yırtmak istedi birden , vaz geçti. Bıkmıştı bu gece bir şeyler yırtmaktan. en azından içinde obruk, kalbahenk gibi kelimeler geçmiyor diye düşündü ve yatağına gitti. O gece rüyasında Maia'yı gördü. Ateş kadar güzeldi ve kendisine gülümsüyordu. Aynı mektubunda betimlediği gibi. Hiç bir şey konuşmadılar, rüya boyunca birbirlerine baktılar. Sabah yazar uyandığında tek bir kelime hatırlıyordu rüyadan:"Bul beni" Normal bir insan olsa herkes gibi, aldırmayabilirdi rüyasına. Sonuçta dün gece geç vakitte yazdıkları kafasını karıştırmıştı. O da basit birisiydi sonuçta. Sonuçta.. Belki de sonucu yaşamak, basit olarak kalmak istemiyordu.Bir şeyler yapmak istiyordu. Ne kadar olanaksız olsa da bu kez olanaksız bir şeyin içine girmek istiyordu. Nasıl yapacağını bilmiyordu ama içinde bir ateş vardı bugün. O eski obruktan , kalbahenk den bağımsız bir ateş. Bir şey yazmıştı ve onun olacaktı o şey. O kadını istiyordu. Sadece istemeyi biliyordu şu anda. Ve onu çok istiyordu. Her şeyi bırakmaya hazırım onun için.  Herkesle savaşırım onun için. Ne gerekiyorsa yapardı. İstiyordu ama delice. Ve o gün başladı bundan sonraki hayatı. O gün akşama kadar, ne kadar forum varsa bildiği mektubunu gönderdi. Yabancı anonim kullanıcı kabul eden sitelerin hepsine gönderdi mektubunu. Binlerce e mail grubuna üye oldu ve hepsine gönderdi. Ondan sonraki günler aylar yıllar yeni mektuplar yazmakla ve gelen binlerce cevabı kontrol etmekle geçti. Alay edenler çoğunluktaydı, ama artık önemsemiyordu onları. Maia'sını bulacaktı bir kere. İlan-ı aşk edenler vardı, erkek ya da kadın. Maia olduğunu iddia edenler, ya da dolandırmak isteyenler de . Hiçbirini önemsemiyordu. Maia'yı bulana kadar devam edecekti.  Ümitsiz bir şeyin peşinde olduğunun farkındaydı. Ve yıllar geçtikçe gerçeği daha iyi kavramaya başladı. İlk önce gelen cevaplar kesildi. Sonra içindeki mektup yazma hevesi söndü tamamen. Artık rüyasında da görmüyordu Maia'yı. İlk mektubu yazdıktan tam dokuz yıl ve iki ay sonra kendini astı adam. Aynı gün Portekiz'de Maia Teverez isminde bir kadın da hayata gözlerini..." Üff çok saçma dedi yazar. Bukağıdı da yırttı. Temiz bir A4 çıkarıp çıkarıp yazmaya başladı.: "Duvarcı o gece yine ..."

Yorumlar